dertli sözlük – dert söyletir
şebnem dergisinin baş yazarlarından, konya doğumlu datlı mı datlı sempatik bir vaize hanım.

karatay müftülüğünün youtube yanalında benim çok önemsediğim; önce aileyi sonra dünyayı kurtarabilecek içeriğe sahip modern dünyada aile olabilmek isminde dersleri mevcut. kendi instagram hesabında da hanımlara özel olarak bu sohbetlerini fevkalade bir gayret ve disiplinle devam ettiriyor.

o bizden biri. onda gördüğümüz samimiyetle sanki yanı başımızda bir ablamızı dinlermiş gibi sıcak ve yakın hissediyoruz kendimizi.

sözlük, ben böyle samimi insanlar gördüğümde çok duygulanıyorum. sonra hemen ağlamaya başlıyorum. mesela i̇slam ve i̇hsan sitesinde şu an okuyabileceğimiz, şebnem'de halime demireşik'in yaptığı röportajını okuyordum ''mobilet'' kelimesini kullanmış. şahsen ben utanırdım. halbuki hiç bilmediğim bir kelime mi? aksine anneannemlerin yanına köye gidince bende bu şekilde ifade ediyorum. ama sanki kullansam rezil olacağım, yerin dibine geçeceğim.. ben bunları hala daha aşamadım ama fatma hale hoca gayet rahat ve tabi.

onda eğreti durmuyor. sohbetlerinde tam olarak sahadan bildiriyor. günlük hayattan ama çoğunlukla es geçtiğimiz esas meseleler.
sevgili sözlük, geliştirmeye çalıştığımız bir projemiz var. sizinle paylaşıp kıymetli fikirlerinizi almak istedim. burada yapacağınız her türlü fikir önerisinin projenin gelişmesine katkısı olacaktır. görüşleriniz bizim için çok kıymetlidir. proje şu şekilde;
bir dernekte liseli gençlere yönelik yaygın hizmet faaliyeti yapıyoruz ve liseli gençlerimizin odağında genel olarak haz ve eğlence bulunmakta. öte yandan teknolojik gelişmelerle birlikte hazza erişim artık oldukça kolay. bu haz ise genellikle internet ortamından oyun, dizi, film vs. şeklinde sağlanıyor. artık gençler uğraş gerektirecek işlerden ziyade hoşça vakit geçirip eğlenebileceği aktivitelere yöneliyorlar. pek çok defa tecrübe ettik ki gençlerin bu bakış açısını değiştirmeye çalışmak çokta işe yaramıyor. akarsuya karşı direnmek gibi bir şey bu. dolayısıyla bu noktada çözüm olarak yaygın hizmet faaliyetlerini çekici bir hale sokmak gerektiği kanaatindeyiz. gençlerin sanal aleme olan yoğun ilgisi bizde şöyle bir proje fikrini ortaya çıkardı:
oyunlarda mevcut olan karakter oluşturma, tecrübe puanı biriktirme, para kazanma ve kazanılan bu paraları harcayabilecekleri yapay bir ortam oluşturmak istedik. kendi mağazamızı kurduk. bu yapay ortamda (ki biz buna bilgeverse diyoruz) liseli arkadaşlarımız belirlemiş olduğumuz aktiviteleri yaptıkları zaman oluşturduğumuz paraları toplamakta ve bu paraları mağazalarımızda harcayabilmektedir. bununla birlikte yine belirli faaliyetleri yapanlara tecrübe puanı verilmekte ve bu kişilere ayrıcalıklı özellikler kazandırmaktayız. başarı rozeti, haftanın kazananı ayın elemanı gibi onur madalyaları da takdim etme düşüncesindeyiz. (çünkü insanlar başarılarının duyulmasından çok hoşlanır :) )
dolayısıyla gençler derneğimize girdikleri zaman kendilerini yapay bir oyun ortamı içerisinde hissetmelerini istiyoruz. bu alemin kuralları, parası, vs. dış dünyadan farklı olacak ve gençler bu alemde kendilerini yeniden tanımlayabilecekler.
proje kısaca bu şekildedir.

bu projeyi daha çekici ve eğlenceli bir hale getirmek için neler yapabileceğimizi düşünüyoruz. bu noktada her türlü fikre açığız. şimdiden herkese teşekkür ediyorum.

edit 1: bazı yanlış anlaşılmalar var. bu proje sanal bir ortamda değil bir dernek binasının içinde gerçekleşiyor. bir genç sanal bir ortama girdiğinde nasıl gerçek dünyadan bambaşka ve eğlenceli bir dünyaya girdiği hissini yaşıyorsa derneğimize girdiğinde de aynı hissi yaşamasını istiyoruz. "verse" kavramını bu anlamda kullandık.

edit 2: akıntıya teslim olmayı biz de hiç istemiyoruz. aslında amacımız zararlı olan bu akıntıya farklı bir kanal açarak faydalı hale getirmek. bununla birlikte elbette ki sosyal medyanın zararları hakkında şuur kazandırmak istiyoruz ve sanal mecralara karşı doğru bir mesafe koyulması düşüncesini sizlerle paylaşıyoruz.
1950 seçimlerinden sonra demokrat parti döneminde açılmıştır. daha sonra 96-97 gibi ortaokul kısmı kapatıldı. sonra şükür ki benim de tam ortaokula başlayacağım yılda meşhur 4 4 4 ile 2012-2013 eğitim öğretim yılında yeniden ortaokul kısmı açılmıştır.

allah'ım o nasıl bir coşkuydu öyle! koskoca liseye 5. sınıf öğrencileri olarak başlıyoruz ve bizden başka ortaokullu yok. okulun daha önce hiç görmediğimiz kadar büyük ve yeşil bahçesi, bizi gördüklerinde selam veren, muhabbet eden hocalar. hiç bu kadar kıymet görmemiştim ilkokulda. burası cennetti.

kafa dengi arkadaşlarımla okulun altını üstüne gerçek anlamda getirmemiz, 5. sınıfta ''6 mantı'' adında (*) çıkardığımız iki sayılık dergi ve hazırlık süreci muhteşemdi. ortaokulun cennet yılları. bahçenin her köşesini bildiğimizden bayıldığım fen bilgisi dersinde malzeme lazım ettikçe öğretmenime ''bahçeden toplayıp getireyim öğretmenim!'' demem ve onun da beni kırmaması..

ah ne yıllar. ailemin imam hatibe giden ilk ferdi bendim. onlar da benimle birlikte tanıyorlardı bu camiayı. i̇mam hatip marşlarıyla tanışmamız, ezberlemeye çalışıp hep birlikte söylememiz. koridorlarda kur'an ya da ezan okuyan abiler ile onlara eşlik eden hocalar. muharrem ayında okul bahçesinde dağıtılan, çimlerin üzerine oturup da yediğimiz aşureler.

üst sınıflardan tüm tanıdıklarımız lise sondandı. tüm o stresli sınava hazırlık süresinde bizden hiç şikayet etmemişlerdi. bu kadar muhabbetçi olmanın faydası, kendimden büyük kaliteli arkadaşlar edinmem ve şimdi hala süren güzel dostluklar.

yani demek istediğim benim hayatımda liseden bile renkli bir dönemdir. kendimi keşfettiğim, güzel insanlar tanıdığım ve çok yaramazlık yaptığım yıllar.

o okulun önünden geçerken hala daha duygulanırım. tırmandığım, öğle arası pazardan gözleme alıp sağlam dallarına oturup da afiyetle karnımızı doyurduğumuz ağaçlar hala aynı gibi gelir. biz büyüdük ama o yıllar çok sağlam temeller atıldığını düşünüyorum.

i̇şin üzücü kısmı 5 ve 6. sınıfta bu güzel günler yaşandığı gibi 7. sınıfta suratımıza kocaman ve çirkin teog tokadını çarptılar. böyle olunca hocaların da ateşi besler gibi içimizdeki hırsı beslemesi, bizleri birbirimize ve kendimize düşman etmeleriyle saçma sapan test çözmeli iki yılı heba ettik. halbuki yapılacak çok daha fazla iş vardı..
dia maddesini yazan hamid algar:”telif ettiği eserlerle bu taşralı dinî tecrübenin şehirli bir tarikat haline gelip nakşibendiyye’ye dönüşmesinde önemli rol oynamış”tır demiş.
oryantalist bakışla anlaşılması mümkün değil tabii. entelektüel ve incelikli bir insan. olması gereken yerde durmuş, üzerine düşeni güzelce yapmış. günü gelmiş, cennetulbaki’ye, peygamberimiz’in bahçesine çekilmiş.
aziz bir kalp, latif bir kalem…
ev telefonlarının yaygın olduğu zamanlarda kullanılan, birini aramak gerektiği zaman defterin alfabetik olarak ayrılmış sayfalarını çevirmek suretiyle ilgili numaranın bulunup çevrilip ardından kaldırılan defterdir.

aslında şu an bile tutmak çok mantıklı. allah korusun telefonlarımızın bozulduğu durumlarda içindeki yüzlerce numaranın da gitmesi tehlikesi var.
komedyen jerry seinfeld ile larry david'in yaptigi sitcom. televizyon tarihinin en begenilen dizilerinden (abd'de). karakterleri cok basarili.
son dort ayda (mayis 2022-agustos 2022) 14 muzik festivali iptal edilmis. gerekce olarak yazilan, inandirici degil. insanlarda islami hassasiyetin olmasi iyi, ama bunu dogru yonlendirmek de cok onemli diye dusunuyorum. degisik hayat tarzina sahip insanlarin hayatlarina mudahele kismina gelene kadar, islami hassasiyetlerin dokunup duzeltmesi gereken o kadar cok nokta varken, gunumuzde bu sekilde bir yasaklama yaklasimin niyetin ozune tam ziddi bir tepki olusturacagini gormek gerekiyor. bence.
ameliyatlardan sonra vücut boşluğunda biriken; kan, iltihap gibi sıvıları boşaltmak, aynı zamanda iç kanama olup olmadığını kontrol etmek için kullanılan ince şeffaf boru ve ucundaki poşet ikilisi swh

sözlük şimdi şöyle bir durum var. dreni çıkarıyorlar. benim safra kesesi ameliyatı sonrası bir gün kalmıştı, ertesi gün sabahtan karnımdan çıkardılar. çıkarırken tam acı diyemem ama bir yanma hissi oluşuyor.

peki kafamı en çok kurcalayan husus:

sözlük, laparoskopide karnıma üç delik açtılar, birde dren için açmışlar etti size dört. üçü doğal olarak dikiş atılmış halde ama bu drende dikiş mikiş yok. doktora, hemşireye, ameliyat olmuş kişilere soruyorum sanki ilk kez sorarmış gibi hepsi dikiş atılmadığını söylüyor. yahu karnımda bir delik var delik. şimdi pansumanlı. on gün sonra dikişler çıkarılacak peki o zamana kadar dren deliği kapanacak mı?

vallahi ameliyat yerleri değil sadece bu dren yeri benim canımı yakıyor hem de beni korkutuyor. gülemiyorum, öksüremiyorum, yatamıyorum, yatınca da doğrulamıyorum yahu

neyse endişe doruklarda ama göreceğiz bakalım süreç nasıl işleyecek. i̇nşallah kolaylıkla iyileşirim de buraya ''korkulacak bir şey yokmuş sözlükcüğüm'' yazarım :)
safra kesesi taşına sahip insanların şiddetli ağrılara artık dayanamaması durumunda başvurduğu tek çare.

hatırlatalım: safra kesesi taşları, böbrek taşları gibi düşmez. eğer bağlı olduğu kanala düşerse bu karaciğer ve safra yollarında iltihaba sebep olur. tehlikeli bir durum.

ameliyatı dün sabah olduğum için taze taze yazmak istedim.

öncelikle herhangi bir problem çıkmadığı takdirde kısa süren bir ameliyat. yarım saat civarında sürüyor. ve genelde doktorlarca laparoskopi tercih edilmekte. ama kısa sürmesi hasta için kolay olduğu anlamına gelmiyor elbette. hayati bir bölgeden organınız çıkarılıyor.

ameliyat şükür ki sorunsuz geçmiş. narkoz etkisinden uyandığımda beni odaya aldılar. uyanırken karın boşluğumda çok şiddetli bir ağrı hissettim, serumla birlikte ağrı kesici de verdiler hemen geçti.

i̇lk gün akşama kadar istifra ettim. su içtiğimde bile geri çıkartmam gerekti. çok konuşunca da istifra hissi geliyor. bu kadar istifra edip mideye gelen ziyaretçiler de geldikleri gibi gittiklerinden doğal olarak halsiz ve enerjiniz düşük halde kalıyorsunuz. ama serum sayesinde tansiyonunuz filan düşmüyor.

karın boşluğuma laparoskopi için açılan deliklerden birine de dren taktılar. bu eleman işte insanın canını yakıyor. çıkarılırken yandı, acıdı ama sonra rahatladım.

i̇kinci gün ise su ile başladığım yeme içme faaliyetleri normal akşam yemeği ile devam ediyor. sadece ameliyat yerlerinin acısı var. laparoskopi için vücudunuza 3l gaz bastıklarından ve gazın da çıkması gerektiğinden bol bol yürümenizi tavsiye ediyorlar. abdülhamid yürüyüşümle şimdilik sadece evin içinde turlayabiliyorum.
mehmet görmez hocanın i̇slam düşünce enstitüsü'nde örtünme üzerine yaptığı dersin başlığı.

her dönem olduğu gibi son dönemlerde de sosyal medyanın yeni bir biçim vermeye çalışmasıyla örtünme gündemde. mehmet görmez hocada bu konuyu 5 temel başlık üzerinden naif, kapsamlı ve etkileyici bir biçimde açıklamış.
üzerinde durduğu 5 temel; fıtri temelledirme, kelami temelledirme, fıkhı temellendirme, ahlaki temellendirme ve estetik temelledirme.

anlatımın en güzel yanı konuyu bir cinsiyete, kadına, dayandırmadan üst kimlik olan insan temellinde anlatması.

ders videosu

dersin metni ide sayfasında mevcut ; ders metni
bir burak kızıldaş kitabı...

"markaların her geçen sene daha da daraltarak ortasından sıkılmış diş macununa benzettiği belden oturtma pardesü modaları; göz rengine ve güneşe duyarlı tasarladıkları yanar-dönerli eşarplar; daha güven verici ses tonuna sahip yüksek topuklu ayakkabılar; ilham kaynaklarının kur’an olmadığının ne kadar gür bir seda ile haykırmaktalar.

asrın, müslüman kadınını düşürdüğü belki de en büyük tereddüt, kur’an’ın emri ile modanın telkini arasında bocalamaktır.

evet... müslüman kadını, namahremin nazarlarından uzakta, rahman’ın emrine mutabık, rahmetini celb eden tesettür ile; modanın takipçisi, hem örtünüp hem de güzel görünebilmenin peşinde olup; kur’an’a karşı ‘’i̇şte örtü! saçım görünmüyor ya…’’ aldatmacasından birini tercih etmek durumundadır."
hırsızlık kapısını retina taramasıyla açan, haram-helal önemsemezlerin uydurduğu hak. ortada bir göz hakkı varsa onu alma hakkına sahip değilsin; verirse mal sahibi verir. şimdi bir de yeni bir hırsızlığı masumlaştırma akımı başladı: adamın tarlasına izinsiz dalıp, meyvesinden, sebzesinden yiyip bir not bir de para bırakma modası. maharetmiş gibi bir de haberleştirilip övünçle bahsedilmez mi... e tabi adam gözünün hakkı olanı alıp üstüne bir de jest yapıp para bırakıyor.
bir dil bilgisi terimi olarak ağız; memleketin çeşitli bölge ve şehirlerinin kelimeleri söyleyiş bakımından gösterdiği farklılıklardır.
bütün yurtların kapasitelerinin arttırılıp bir odaya sekiz kişi koymanın mantığını çözemiyorum, madem barajı kaldıracaksın madem halkını bu kadar düşünüyorsun odadaki kapasiteyi arttıracağına yeni yurt binaları yapma fikri niye bu insanların akıllarına gelmiyor. bazı insanların okulları bir hafta sonra başlayacak ya çıkmazsa ek tercihin sonuçlarını da ekimin ortalarında açıklasalar bu öğrenciler nerede kalacak, bu ekonomiyle pansiyon, apart benzeri yerlerin fiyatlarını devlet hiç düşünüyor mu?! yazıktır günahtır, sadece bu seneye özel bir şey de değil senelerdir var bu sıkıntı..
öğrencileri daha okuluna başlamadan stres altına sokmak hiç doğru değil.
"asıllı", "kökenli", "kaynaklı" anlamlarında kullanılan kelime. menşeili yanlış kullanımıyla da karşımıza çıkar ki; "kaynağılı", "kökenili" gibi manasız anlamlara gelir.
adana menşeli içecek büfesi

i̇çimizin yandığı, dilimizin damağımızın kuruduğu kutsal bir ağustos günü şubesinin önünden geçerken arkadaşımla içeriye girdik. muzlu sütü bir porsiyon yarım porsiyon şeklinde servis ediliyormuş. 1,5 porsiyonu iki bardağa bölmesini rica edince adam bize birer tam porsiyon vermişti. tabii bu jest büfeye olan puanımı yükseltiyor :)
süte gelirsek iyiydi hoştu ama havuç suyunda aklım çok fena kaldı. keşke ondan da alsaydım

meyveleri gözümüzün önünde dolaptan çıkarıp sıkmaları ve dışarıdaki kavuran sıcağı düşününce insanın haliyle başı dönüyor.

hülasa: büfenin formatını beğendim. süt aşırı leziz bambaşka bir şey değildi ama herhangi bir milkshake ile karşılaştırsam muzlu sütü tercih ederim.

edit: imla
konya'da alaaddin tepesi'nin doğusunda yer alan cami. caminin tarihi xiii. yüzyıl(*) başlarına kadar inmektedir.

detay

caminin kadim geçmişi kadar ilginç olan ve pek bilinmeyen bir özelliği daha var ki; şadırvanının müthiş bir akustiğe sahip olmasıdır. 1960'lı yıllarda inşa edilen ve sıradan bir görüntüye sahip olan bu şadırvandaki 8 sütundan birine sırtınızı dayayıp tam karşınızdaki sütuna da birisini alırsanız, fısıltılı konuşsanız dahi karşınızdaki kişi kulaklıkla dinliyormuşçasına net ve berrak şekilde fısıltınızı duyabiliyor.
https://www.lacivertdergi.com/dosya/2021/08/11/15-temmuz-hafizamizi-olusturan-kitaplar-filmler-belgeseller
sözlük yazarlarının problemlerini konu ediniyor bu başlık.

hamdolsun benim çaresi olmayan bir derdim yok. bir kısmı işle ilgili. mesela hiçbir şekilde beraber olmak istemeyeceğim insanlarla vakit geçirmek zorunda kalıyorum bu ara..

allah tüm dert sahiplerinin dertlerini hayırlısıyla gidersin. bin dermana değişilmeyecek dertleri olanlara da yardım etsin.
dönülmez akşamın ufkundayız.vakit çok geç;
bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!

cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.
guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,

ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül. (*)
profil fotoğrafımın da sahibi dünyaca ünlü iranlı ressam. eserlerinde mitolojik ögeler yoğunluktadır. eserlerini incelerken insanın içini huzur kaplar.
i̇smini jung'un bir hikayesinden alan salih mirzabeyoğlu eseri. hikaye kısaca şöyle:

- “kiautschau bölgesinde korkunç bir kuraklık oluyor ve yöre halkı umutsuzluk içinde… katolikler, protestanlar, yağmur için dua ediyorlar, çinliler kutsal ateş yakıyorlar… fakat hiçbiri işe yaramıyor… o zaman “yöre konseyi”, iç bölgelerden, schantung’dan bir uzman, bir yağmurcu getirtmeye karar veriyor…

kendisini şehir kapısında karşılamaya geliyorlar ve soruyorlar:
- “sizin için ne yapabiliriz? arzunuz nedir?”
- “şehir dışında küçük bir ev verin ve beni rahatsız etmeyin!”
yağmurcu, küçük bir bahçeyle çevrili evine çekilip üç gün ortalıkta gözükmüyor… dördüncü günün sabahı lâpa lâpa kar yağmaya başlıyor; bu mevsimde kar, en iyimser umutları bile aşan bir hâdise… halk büyük bir coşku ile sokaklarda bağırıyor:
- “yağmurcunun işi bu, yağmurcunun işi!”

şehirden geçen arkadaşım, bu adamı görmeye gidiyor ve kendisine bunu nasıl becerdiğini soruyor… çinli, büyük bir tevazu içinde cevap veriyor:
- “oh! bunu çok kolay açıklayabilirim. ben schantung’tan geliyorum; orada yağmur düzenli yağar, her şey düzenlidir, bu sebeple ben de düzen içindeydim. kuraklığın hüküm sürdüğü kiatschau’ya geldim, burada herşey düzensizdi, benim de düzenim bozuldu. bu sebeple, sakin kalabileceğim ve deri̇n düşünceye dalabi̇leceği̇m bir ev istedim. üç gün-üç gece kendi kendime çalıştım ve eksik olan düzen yeniden kuruldu; kurulunca da yağmur yağmaya başladı!”
filmlerde ve kitaplarda karşıma çıkan, geçmişte insan hayatında görünen o ki ciddi bir karşılığı bulunan bugün ise pek bir hükmü kalmamış korkunç durum.

köye yaban/yabancı gelmesiyle felaketlerin arkası kesilmez. halbuki şuurlu bir müslüman için gelen yabancı değil misafirdir. ve misafir bizim inancımızda bereketiyle gelir. onu ağırlayan kişiler için allah'ın hayırlı bir ikramı olup onlar da en güzel şekilde bu ikrama mukabelede bulunurlar.
avanzade mehmet süleyman tarafından yazarı belli olmayan fransızca bir eserden tercüme edilen çiçeklerin günlük konuşmada ve duygu/his dünyasında ne anlama geldiğini açıklayan miladi 1911 -1912 senesinde basılan eser.

i̇ki kişi birbirlerini sever bunu itiraf ederler ama iki tarafında babası konuşmalarına dahi izin vermez. iki genç aşık konuşma yöntemi olarak birbirlerine çiçek göndermeye başlarlar ve her bir çiçeğin bir anlamı olur kendilerince. fransızca esere göre çiçeklerin anlamı gençlerin yüklediği anlamlarla şekil alıyor ve öyle anılageliyor. avanzade mehmet süleyman durumun bundan ibaret olmadığını bir sırra vakıf olan kişilerin bilgisinin bu şekilde de açığa çıktığını söyler.

kitap büyüyen ay yayınları tarafından muazzam bir baskıyla çiçeklerin lisanı alt başlığıyla okurlarla buluştu. ayrıca eserin sonunda ismi dışında bir bilgiye ulaşılamayan bir yazarın da risalesi bulunuyor. kitapta çiçekler için seçilen görseller yine bir fransızca eserden alınmış.

şimdi gelelim bazı çiçeklerin anlamlarına;

leylak: aşkın ilk heyacanını beyan etmek ve anlatmak için gönderilir.

lavanta: gayret ve hamiyet manasına delalet eder.

nane: aşırı muhabbete, hissiyata, fevkalâdeliğe delalet eder.

zeytin ağacı: sükutu, musalaha ve asayişi bildirir.

maydanoz: ziyafet, cümbüş ve şenlik manalarına gelir.

ıtırşahi: nezaket.

çuha çiçeği: gençliğin ilk devresini, ümidi bildirir.

lale: kerem ve cömertliği, vakar ve ciddiyeti bildirir.

çarkıfelek: emniyet ve itimada işaret eder.

yonca: korkaklığı bildirir.

papatya: güzel hizmeti, yararlılığı bildirir.

alemdeki her varlığın bir dili var kimisi açık kimisi gizli. kitaptakilerin ne kadarı gerçektir bilemem ama ister istemez çiçek alırken akla gelip referans olarak kullanılıyor. (*)