hristiyanlık düşüncesinde siyasal iradenin kaynağını tanrı’da gören güçlü bir gelenek vardır. hz. i̇sa’nın havarilerinden aziz paulus “omnis potestas a aeo” (bütün iktidarlar tanrı’dan gelir) sözü ile hem siyasal iradenin kaynağını tanrısal irade ile ilişkilendirmiş hem de var olan siyasal düzenin de tanrı tarafından kurulduğuna işaret etmiştir. hz. i̇sa’nın dünyevi iktidar karşısında aldığı pasif tutumu paulus her tür otoriteye karşı itaat etme noktasına taşımıştır. siyasal iradenin tanrı’dan kaynaklandığı kuramı roma i̇mparatorluğu için de imparatorun iktidarını meşrulaştırıcı bir işlev görmüştür. bu kuram ile imparator, tanrı’nın yeryüzündeki tek adamı olarak evrensel bir iktidara sahip olduğunu iddia edebilmiştir. v. yüzyıldan itibaren, imparatorluğun zayıflamasına paralel bir şekilde, dini ve dünyevi iktidarın ayrı ayrı var olabilecekleri teorisi gelişmeye başlamış, viii. yüzyılın ortalarında ise kilisenin üstünlüğü doktrini güçlenmeye başlamıştır. papa vii. gregorius’un 1075’te yayınladığı dictatus papae fermanı kilisenin dünyevi iktidarlar karşısındaki bağımsızlık ve üstünlük iddiasının en somut göstergesidir. kilise ile krallık arasındaki bu iktidar çatışması modern laik devlet kuramının ve toplumsal sözleşme teorisinin ortaya çıkmasına kadar devam etmiştir. i̇lk toplumsal sözleşme teorisyeni olan thomas hobbes’un siyasi iktidarın kaynağını tanrı’ya değil yönetilenlere vermesi, bu anlamda bir dönüm noktası niteliğindedir. toplumsal sözleşme düşüncesinin gelişmesi ve doğal hukukun laikleşmesine paralel olarak tanrı’nın egemen güç olduğu fikri yerine bireylerin özgür iradesinin asıl meşruiyet kaynağı olduğu anlayışı yerleşmeye başlamıştır.
